|
HER ŞEY NASIL BAŞLADI...
"Her şey nasıl başladı?" diye
sorarsanız; "İnternet aracılığıyla
anneleri bir araya getiren Annelergrubu ile başladı. Daha sonra
yüz yüze görüşme imkanı olsun diye kurulan Ankarada yaşayan
annelerin bir araya gelip buluşmaları ve aralarında
yazışmaları ile ile
devam etti. Çocuklarımız hakkında yazışırken,
bir çocuk yuvası ziyareti yapma fikri doğdu.. .
Benim katılmadığım
bu yuva ziyaretine gruptaki anneler büyük bir coşku ile
hazırlandılar. Yılbaşından önce olan bu ziyaret
için pastalar yaptırdılar, süsler, hediyeler aldılar,
palyaço ayarladılar. Ben mi ne yaptım? Hiçbir şey...
Onların yazışmalarını, bilgisayarın
başında mıhlanmış gibi oturup sadece okudum.
Katılmadığım için huzursuz, vicdan azabı çekerek.
Ama daha çok, yardım yapmak için çok para, çok zaman gerektiğini
ve en önemlisi buralara gidip o çocukları o halde görmeye
katlanamayacağımı düşünerek oturdum.
Ziyaret sonrasında çocuk yuvasında gönüllü annelik yapan
Pınar gruba bir yazı yazdı. İlk yuvaya gittiğinde
kendisine düşen yedi çocuğun karnını
doyurmasını söylemişler ve eline bir kase içinde çorba ile
kaşık vermişler. Pınar bir kase ve bir
kaşıkla yedi çocuk nasıl beslenir anlamamış.
Kaşığı kaseye daldırıp doldurmuş ve
karşısında kuş yavrusu gibi ağzını
açmış bekleyen yedi yavruyu bulmuş. Hızlı
hızlı kaşığı kaseye doldurup tek tek
beslemiş onları. Ben bunu okuduktan sonra evde ne zaman
Didem’in karnını doyurmak üzere elime tabak ve
kaşığı alsam salonuma yedi çocuk geldi,
ağızlarını açıp gözlerini gözlerime diktiler. Bu
sahne gözümün önünden bir türlü gitmedi. Anladım ki başka
çocuklara uzanmazsam bana rahat yok!
Ocak 2004’de ben ve yine grubumuzdan Figen, bir
öğlen tatilinde Hacettepe Hastanesi Pediatrik Onkoloji Bölümündeki
çocukları ziyarete gittik. Figen’in elinde börekler ve
patlamış mısırlar, benim elimde kekler. Serviste tedavi
olan on beş-yirmi civarı hasta çocuk. Hastalık masum bir
grip değil. Çocukların kollarında yada ayaklarında bir
iğne ucu, iğnenin ucundan serum şişesine uzanan bir
boru, serum şişesinden çocukların minicik hastalıktan
eriyip gitmiş vücutlarına akan ilaç. Saçlar dökülmüş, gül dudakları
bir maske ile örtülmüş. Küçücük yüzlerinde kocaman bir çift göz
kalmış. Gözlerinde bir parıltı aradım; hani o
çocuklara has olan muzurluk, neşe, umut karışımı
parıltıdan bahsediyorum. Ama yok... O gözler sönmüş.
Yavrular erimiş. Annelere, babalara baktım. Kolları
kanatları kalkmıyor. Onların gözlerinde bir damla yaş
aradım, yok...
Getirdiğimiz yiyecekleri ailelere dağıttık.
Figen’in yaptığı patlamış mısırlar
inanılmaz işe yaradı. Bu ilk hastane ziyaretinde bir anne ve
on dokuz aylık yavrusu vardı. Yavrucak neredeyse bir
yıldır tedavi oluyordu. Annesinin kulağına daha çok
patlamış mısır istediğini söyledi. İlaçtan
midesi bulanıyordu. Mısır iyi gelmişti. Jet gibi odadan
çıktım, "Allah’ım inşallah
patlamış mısırlar bitmemiştir" diye
aklımdan geçiriyordum ki; kapıda Figen’le
karşılaştım. Elinde bir tabak patlamış
mısırı bana uzatıyordu. Hiç unutmayacağım
Figen’in gözlerini ve yavrucağın iştahla yediği
patlamış mısırları... Figen, o tabakta bana
patlamış mısır değil de; bir tabak altın,
yakut, zümrüt uzatsaydı işe yaramayacaktı. O anda gerekli
olan patlamış mısırdı.
Annelergrubuna da yazdım
patlamış mısırın hikayesini. Sonra çığ
gibi büyüdük. Her ay Hacettepe Hastanesine ve SSK Çocuk Hastanesine
ziyaretler yapmaya başladık. Bir yandan "bir çocuğun
başına böyle bir hastalık neden gelir ki?" diye isyan
ediyoruz; bir yandan da daha önce oyun hamurunu bilmeyen, hiç legosu
olmamış, pilli araba ile oynamamış, hiç kivi
yememiş, poşetinden yeni çıkmış cici bici bir
pijama giymemiş çocuklara bunları götürerek mutlu oluyoruz.
Çocuklarının başında bekleyen annelere
sarılıyor, ev yapımı bir parça börek ikram ediyoruz.
Türkiye’nin her yerinden; bebek kokusu, anne ve çocuk, benim yuvam,
annelergrubu sitelerinden kermeslerde bu çocuklar yararına
satmamız için ve hastane ziyaretlerinde çocuklara
dağıtmamız için bize kolilerle yardımlar geliyor.
İki kişi ile yaptığımız ziyaretleri
artık onar yirmişer gruplarla yapmaya başladık,
yüzlerce anne internet aracılığıyla yardıma
ihtiyacı olan çocuklara ve ailelerine uzanmak için yazışmaya
başladı. Keşke hepsinin adını yazabilsem buraya
canım dostlarımın; Nevin, Funda, Çağla, Füsun, Melek,
Deniz, İdil, Tangül, Dilek, Nazmiye, Nurgül, Canan, Gökçen, Sevgim,
Nurten, Ebru, Özlem, Dicle, Meltem, Zeynep, Elif, Serpil..saymakla bitmez ki...
Patlamış mısırın hikayesinden etkilenen
İstanbullu anneler de yuvalardaki kimsesiz biçare çocuklara
koşuyorlar. Sırf bu yardım çalışmalarını
rahatça yürütebilmek için Benim Yuvam grubunu kurdular.
Bir patlamış mısır başardı bunları.
Sabah sokağa adım atar atmaz, kıyısından
köşesinden yakalamak için tırnaklarınızı
geçirdiğiniz hayatın, başarmak için bütün enerjimizi
harcadığımız, kazanırsak mutlu olacağımızı
zannettiğimiz; çoğu sadece bir "madde" olmaktan öteye
geçmeyen şeylerin yerine gözlerinizi başka yere çevirmek ister
misiniz? Hastane koridorunda çocuğunun tahlil sonuçlarının
bir öncekinden daha iyi olmasını umarak bekleyen bir anne ile
beklemek ister misiniz? İlaç alan bir çocuğa öğle
yemeğini yedirmek yada sizin evde bir kenara
attığınız oyuncağın bir başka
çocuğu nasıl mutlu ettiğini görmek, hastanede tek
başına yatan küçücük bir çocuğun saçını
okşamak ister misiniz? Bütün bunlardan sonra gözlerinizin dünyaya daha
farklı baktığını, kişiliğinizde sizi
rahatsız eden köşelerin törpülendiğini görmek ister misiniz?
O zaman sizi aramızda görmek isteriz. Buyrun gelin. Bekliyoruz.
Bir mısır tanesinden doğan Ana Yüreği
Derneği inançla yoluna devam ediyor..
Başımızın üstünde yeriniz var..
Şebnem Çavuşoğlu
|